Ülkemizde, sizlerle olmanın güzelliği ve mutluluğu içinde tüm okuyucularıma MERHABA !...
ŞEHRİYAR’IN 38. ÖLÜM YILI ÜZERİNE !..
“ŞEHRİYAR:
Türk Dünyasının ortak hafızası, ana dilin veTürk kimliğinin büyük şairini;
18 Eylül 1988’de ebediyete uğurladığımız Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın
Şiirlerini okuyunca hele hele “Haydar Babaya Selam” şiiri beni çok derinlere götüren ulu Türk şairi mekânın cennet olsun.
Kendisi ile tanışmadım. Fakat merhum hocam Prof.Dr.Orhan Türkdoğan’ın yakın dostu ve arkadaşı idi.
Hocam ile sohbet etmek için bazen Tebriz bazen Tahran’dan kalkıp Erzurum’a gelirmiş, hocamdan onun ile ilgi çok ANI dinlemiştim.
Türklük âlemi ile ilgili çok önemli tespitlerini dinlemiştim. Türk dünyasının edebî hafızasında bazı isimler vardır ki onların eserleri yalnızca bir dönemin duygularını değil, bir milletin tarihini, kültürünü, dilini ve ruhunu da geleceğe taşır.
Muhammed Hüseyin Şehriyar, işte bu müstesna şahsiyetlerden biridir. 1906 yılında
Tebriz’de dünyaya gelen ve 18 Eylül 1988’dehayataveda eden büyük şair;
Azerbaycan Türkçesi ve Farsça kaleme aldığı eserleriyle Doğu edebiyatının önemli temsilcileri arasında yer almıştır.
Ancak onun Türk dünyasındaki yerini özel kılan, özellikle ana dilinde yazdığı şiirlerle Türkçenin estetik gücünü, kültürel derinliğini ve birleştirici niteliğini ortaya koymasıdır.
Şehriyar’ın ölümsüz eseri Heyder Baba’ya Selam, yalnızca bir dağa, çocukluğa veya geçmişte kalan bir köy hayatına yazılmış şiir değildir.
Bu eser, bir milletin kültürel hafızasına yöneltilmiş güçlü bir selamdır;
Heyder Baba dünya yalan dünyadı Süleymandan, Nuh’dan gelen dünyadı Oğul doğan derde solan dünyadı
Her kimseye her ne verip alıpdı Eflatundan bir guru ad qalıpdı
Büyük Türk şairi Muhammed Hüseyin Şehriyar’ı saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad, hatırası aziz olsunProf.Dr.Cemal ZEHİR Telif Hakları Derneği Genel Sekreterii “
Fakir Baykurt’tan ANI !
Fakir Baykurt daha küçücük bir çocukken, köy kahvesinden yayılan çay kokusu bir gün öylesine hoşuna gider ki annesinin eteğine yapışır:
----“Çay isterim, ille de çay!”
Annesi Elif Hanım oğlunu kıramaz. Elinden tutup kahveye götürür ve kahveci Topal Hüseyin’e seslenir:
----“Hüseyin, bir bardak çay getir benim oğlana.”
Çay gelir.Ama küçük Fakir, sıcak çayın nasıl içileceğini henüz bilmemektedir. Bardağı heyecanla eline alıp büyükçe bir yudum çekince ağzı fena halde yanar. Can havliyle bardağı elinden fırlatır.
Bardak toprak zemine düşer, kırılmaz.
Fakir’in aklına ise başka bir korku düşer:
“Şimdi annem bana çok kızacak…”
Belki, bir tokat yiyeceğini bile düşünür, ama annesi ne bağırır ne de elini kaldırır.
Sadece kahveciye dönüp sakince:
----“Hüseyin, bir çay daha getir oğlana.”der.
İkinci bardak geldiğinde küçük Fakir, artık ne yapması gerektiğini öğrenmiştir. Bu kez çayı üfler, acele etmeden yudum yudum içer.
Yıllar geçer…Fakir Baykurt büyür, öğretmen olur. Fakat çocukluğunda yaşadığı o küçücük olayı bir türlü unutamaz.
Annesine defalarca sorar:
----“Anne, o gün bardağı yere attığımda neden bana kızmadın? Neden vurmadın?”
Elif Hanım ise yıllarca bu soruya cevap vermez.
Ta ki bir gün oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okuluna gidene kadar…
Ders sırasında sınıfın arkasında oturur ve oğlunu dikkatle izler.
Fakir Baykurt o günü anlatırken kendi ifadesiyle:
----“Sınıfta estim, gürledim!” der.
Ders bitince annesinin yanına gelir. Öğretmenliğinden memnun, biraz da gururludur.
-----“Anacığım, nasıl? Beğendin mi öğretmenliğimi?”diye sorar
.Elif Hanım sakince cevap verir:
----“Eh, işte… Fena değil.”
Fakir Baykurt şaşırır.
----“Müfettişler geliyor, iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen ‘fena değil’ diyorsun. Nasıl olur?”
İşte, annesi, yıllardır cevapsız bıraktığı o eski soruyu tam o anda cevaplar:
----“Yıllarca sordun durdun. Şimdi aç kulağını da dinle.
----Ben sana o gün çayı döktün diye kızsaydım, içindeki aslan küserdi.
----Dövseydim, o aslan ölürdü.
----Belki de böyle öğretmen olamazdın.
----Şimdi sen de benim yaptığımı yap.
---Bu çocukların içindeki aslanı sakın öldürme.”
Elif Hanım belki eğitim kitapları okumamıştı.Çocuk psikolojisi üzerine eğitim de almamıştı, ama bir annenin sezgisiyle çok önemli bir şeyi biliyordu:
Bir çocuğun yanlışını düzeltebilirsiniz…
Ama bunu yaparken onun cesaretini, merakını ve kendine olan güvenini kırarsanız, verdiğiniz dersin bedeli çok ağır olabilir.
Fakir Baykurt öğretmendi.
Ama o gün sınıftaki en büyük dersi ona yine annesi vermişti.
#FakirBaykurt(Sinop Üniversitesi Öğretim Elemanı Ceren Demiralp’in feysbuktaki paylaşımından)
Çanakkale’den, SEVGİLERLE !...
Dr. Hayrettin Parlakyıldız
Akademisyen /Araştırmacı-Yazar
E-posta; [email protected]