Bu haftaki köşe yazımızla, GÜNAYDIN Haftamız güzel başladı.
Hafta sözünü Farslardan almışız, cuma sözünü de Arapça'dan. Geri kalanların hepsi de yine Farsça'dan. Yerli ve milli (!) günümüz yok.
Elbette sürekli yürüyen "Yörük"ün sadece yazı ve kışı olur. Bu sözlerin Türkçe olmaması da onu gösterir… (M.Cemiloğlu)
“KOLAY GELSİN üzerine !?
İngiltere’de yayımlanan kültür-yaşam dergisi Monocle Dergisi’nin İstanbul muhabiri Hannah Lucinda Smith, büyüsüne kapıldığı ‘kolay gelsin’ sözü için çok çarpıcı bir yazı yazdı. İşte o yazıdan satır başları;
‘KOLAY GELSİN’ harika bir söz İngilizce karşılık bulmalıyız.
İyi bir sözün büyük bir gücü vardır, özellikle de giderek daha anonim hale gelen şehirlerimizde toplumsal eşitliği sağlayıcı bir rol üstlendiğinde… Londra’ya döndüğümden beri, içimde bir Türk alışkanlığı kaldı.
Bir sokak temizlikçisi ya da bir mağaza çalışanı gördüğümde, “KOLAY GELSİN” deme dürtüsü – hayır, ihtiyacı – hissediyorum. Türkiye’de bu sözü, efor sarf eden herkese söylüyorlar. Bunu, bankanızın çağrı merkezi çalışanına da, alışveriş poşetleriyle eve dönmeye çalışan sokaktaki adama da söylersiniz. Birisi kayınvalidesiyle uzun bir hafta sonu geçirecekse, bu ifadeyi İRONİK (alaycı) bir şekilde de kullanabilirsiniz.
Dört heceden oluşan bu ifade, İstanbul’daki kentsel topluluklar ve sosyal sınıflar arasındaki pürüzleri yumuşatarak, büyük şehirde sürtüşmesiz nezaket anları yaratıyor. Çünkü ‘kolay gelsin’ bir başkasının gösterdiği çabayı hem gördüğünüzü hem de takdir ettiğinizi ortaya koyan bir ifade.
Bu, sosyal bir eşitlik sağlayıcı. Yabancıların yaşadığı bir MEGA KENTTE kendi etrafımıza ördüğümüz duvarlarda delikler açan türden bir ifade. Aslında Türkçe bu tür ifadelerle zengin bir dil. Hastalık veya herhangi bir talihsizlik durumunda kullanılan GEÇMİŞ OLSUN sözü de bunlardan biri.
Çevirmeden alalım
İngilizce konuşulan şehirlerinde ‘kolay gelsin’e eşdeğer bir ifadeye ihtiyacı var. Dilimizde hiçbir ifade ‘kolay gelsin-in geniş duygusal yelpazesini yakalayamıyor. “May it come easy” orijinalin özlü tınısına veya cazibesine sahip değil. İhtiyacımız olan şey, sokak dilimize doğal bir şekilde girecek, hem alıcının emeğini takdir eden hem de söyleyen kişiye şehir hayatına olumlu katkı sağladığı için bir gurur hissi veren bir ifade.
Belki de, İngilizce’nin çok iyi yaptığı gibi, kolay gelsin ifadesini hiç değiştirmeden ithal etmek en doğrusu. Kismet, Londra İngilizcesinde tamamen benimsenmiş bir Türkçe kelime. Kolay gelsin de İngilizce içinde yeni bölgesel aksan ve nüanslar kazanabilir ve belki bir gün Oxford İngilizce Sözlüğü’ne bile kabul edilebilir. Türkiye için bundan daha iyi bir yumuşak güç aracı olabilir mi? Türkiye kendini sevdirmeyi istiyorsa, anahtar bu olabilir.” Alıntı
(Prof. Dr. Sedat Sever
“25 YILIN ÖZETİ”
Son 25 yılın özeti: Türkiye sadece yönetim değiştirmedi; insan tipi, aile yapısı, ahlâk dili, şehir hayatı, para anlayışı ve siyasal sadakat biçimi de değişti.
1-Köy toplumu bitti, şehir yığını doğdu, Türkiye artık büyük ölçüde şehir toplumudur. 2024’te il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı %93,4 seviyesine çıktı. Bu, sadece “şehirleşme” değil; köyün dayanışmasının çözülmesi, mahallenin kontrolünün kaybolması, akrabalık ve komşuluk bağlarının zayıflaması demektir. İnsan kalabalık içinde YALNIZLAŞTI. Aile küçüldü, mahalle dağıldı, denetim ekranlara ve devlete kaldı.
2. Aile çözüldü, birey yalnızlaştı Doğurganlık düştü, evlilik yaşı yükseldi, boşanma normalleşti, gençler ev kuramaz hale geldi. Bunun altında sadece kültürel değişim değil; konut krizi, işsizlik, güvencesizlik ve gelecek korkusu da var. Sonuç: AİLE artık toplumu taşıyan ana kurum olmaktan çıkıp, ekonomik baskı altında ayakta kalmaya çalışan kırılgan bir yapıya dönüştü.
3. Eğitim yaygınlaştı ama kalite ve liyakat geriledi Üniversite sayısı arttı, diploma çoğaldı; fakat diploma ile iş, bilgi ile üretim, okul ile hayat arasındaki bağ zayıfladı. OECD verilerine göre Türkiye’de 25-34 yaş grubunda yükseköğretim mezunu oranı 2000’de %9 iken 2021’de %40’a çıktı; fakat bu nicelik artışı kalite ve istihdama aynı güçte yansımadı. Diplomalı ama umutsuz, eğitimli ama işsiz, okumuş ama sisteme güvenmeyen bir gençlik oluştu.
4. Dijitalleşme toplumu hızlandırdı ama yüzeyselleştirdi 2024’te 16-74 yaş grubunda internet kullanım oranı %88,8 oldu. Bu, bilgiye erişim açısından büyük imkân; fakat aynı zamanda dikkat dağınıklığı, öfke kültürü, linç psikolojisi, gösteriş tüketimi ve hakikatin parçalanması anlamına da geldi. TOPLUM okumaktan çok izleyen, düşünmekten çok tepki veren, kanaat üretmekten çok taraf seçen bir yapıya kaydı.
5. Orta sınıf eridi, rant sınıfı büyüdü Son 25 yılda en ağır kırılmalardan biri budur. Emekle yükselme umudu zayıfladı; arsa, ihale, imar, döviz, faiz, bağlantı ve siyasal yakınlık daha belirleyici hale geldi. 2024 gelir dağılımı verilerinde Gini katsayısının yaklaşık 0,41-0,42 bandında seyretmesi, gelir eşitsizliğinin kalıcı bir sorun olduğunu gösteriyor. Çalışan kaybetti, bağlantısı olan kazandı. Bu da ahlakı bozdu: “Alın teri” yerine “YOLUNU BULMA” kültürü güçlendi.
6. Siyaset, KİMLİK meselesine dönüştü Eskiden siyaset daha çok ekonomi, hizmet, kalkınma, ideoloji ve kadro meselesiydi. Son 25 yılda siyaset giderek kimlik, aidiyet, sadakat ve korku üzerinden yürümeye başladı. İnsanlar artık çoğu zaman “kim daha ehil?” diye değil, “kim bizden?” diye bakıyor. Bu da liyakati öldürüyor. Devlet aklı zayıflıyor, parti sadakati devlet sadakatinin önüne geçiyor. Kurumlar şahıslara, hukuk siyasi atmosfere, kamu kaynakları da sadakat ağlarına göre algılanıyor.
7. Ekonomik hayat ahlaki hayatı da bozdu. Yüksek enflasyon, gelir adaletsizliği, kira krizi, genç işsizliği ve belirsizlik sadece cebimizi değil, karakterimizi de etkiledi. İnsanlar uzun vadeli plan yapamaz hale gelince kısa vadeli menfaat, fırsatçılık ve güvensizlik artıyor. SONUÇ: Esnaf müşteriye, kiracı ev sahibine, işçi patrona, vatandaş devlete, genç geleceğe güvenmez hale geliyor.
8. Toplumun ruh hali: yorgunluk, öfke ve güvensizlik..
Bugün Türkiye’de temel sosyolojik duygu şudur: güven kaybı. Vatandaş adalete güvenmekte zorlanıyor. Genç geleceğe güvenmiyor. Aile çocuğunun yarınından emin değil. Esnaf piyasanın yarınını bilemiyor. Memur alım gücünü koruyamıyor. Emekli insan gibi yaşayamıyor. Bu ruh hali siyasete de şöyle yansıyor: İnsanlar çözüm aramaktan çok sığınak arıyor. Parti, cemaat, hemşehrilik, ideolojik mahalle, lider bağlılığı bu yüzden güçleniyor. Net hüküm Son 25 yılda Türkiye’de toplum köyden şehre, mahalleden ekrana, aileden bireye, üretimden tüketime, liyakatten sadakate, hukuktan güce, kanaatten kutuplaşmaya doğru sürüklendi.
En ağır sonuç şudur: Türkiye’de ekonomik kriz sadece mutfağı boşaltmadı; ahlaki zemini, toplumsal güveni ve ortak gelecek duygusunu da aşındırdı. Bu yüzden mesele sadece “iktidar değişsin” meselesi değildir.
Mesele, insan tipinin, kurum ahlakının ve toplumsal vicdanın yeniden inşasıdır. (Dr Şeref Menteşe)
Sözcü - 25 Nisan 1915 Çanakkale Kara Muharebeleri’nin 111. yıl dönümü-1: Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkışı https://www.sozcu.com.tr/25-nisan-1915-canakkale-kara-muharebeleri-nin-111-yil-donumu-1-mustafa-kemal-in-tarih-sahnesine-p314204
Yukarıdaki linkte E. Korgeneral, akademisyen Naim Babüroğlu’nun 25 Nisan 1915. “57. ALAY” OLAYINI OKUYUNUZ…
Kazdağları’nın altından SEVGİLER….
26. 04. 2026
Dr. Hayrettin Parlakyıldız
Akademisyen, E. Öğretim Üyesi
e-posta: [email protected]