Baştan şunu söyleyeyim de sonra ayağıma dolanmasın…

Baştan şunu söyleyeyim de sonra ayağıma dolanmasın…
Yaz aylarında tatil yaparken, berrak ve yosunsuz bir deniz, tercihen küçük çakıl taşları veya kum ararım…
Ne zıpkın ile balık avlamak ne de rüzgâr sörfü gibi fantezilerim yoktur.
İşte yine böyle bir yaz tatilinde –zaman olarak bayrama tekabül ediyor bu sefer…
Büyük umutlar ile hakkında tek kötü şey duymadığımız Gökçeada’ya gitmeye karar verdik.
Biz kamp yapmayı tercih eder, doğayla iç içe olmayı severiz.
Önceden kamp yerini ayırtarak yola çıktık.
Tatilimiz baştan kokmaya başladı. Eceabat’tan sabah 10’da girmiş olduğumuz feribot sırasından 5 feribotu ile kurtulabildik. Neyse dedik, ilk tatil günümüzü bitirdik ama demek ki gideceğimiz çok güzel bir yer ve bu da bayram yoğunluğu işte…
Öyle olmadı…
Adaya indikten sonra kamp alanına yerleşmek için yola koyulduk. Küçük bir şok daha yaşandı.
Asfaltlanmamış yollardan arabanın camlarına taşlar vura vura geçtik.

Hangi düşünceyle böyle bir zamanla yol çalışması yapılmaya karar verilmiş veya bitirilmemiş, cidden bilemiyorum.

Hikâyenin ilk bölümü hiç güzel sonlanmıyor ne yazık ki…
Uğurlu taraflarında ayırttığımız kamp yeri başkasına verilmiş, işletme ise hurdacıdan toplanmış malzemelerle dolu bir yerdi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, denizi inanılmaz kötüydü.
Zaten Çanakkale’de hasretini çektiğim en büyük unsur, yosunsuz deniz…
Artık akşam olduğu ve yorgun düştüğümüz için ayaküstü saçma sapan bir yere çadırımızı kurduk. Gecemiz, tuvalete kalkan insanların ayak sesleri yüzünden mahvoldu.

Sabah, günün ilk ışıklarıyla kamp yerimizi değiştirmek için yola çıktık…
Bu sefer çok daha nezih bir yer bulduk. Ancak bayram dolayısıyla fiyatları inanılmaz şişirmişlerdi.
Campingler, aş, güvenli alan ve tuvalet gibi zaruri ihtiyaçlar dışında pek bir karşılamıyorlar. Bu yüzden, kişi başı 80 tl fiyatı duyunca gerçekten şaşırdım. Belki kamp yapmak şu sıralar popüler bir aktivite olduğu için… Bir günümüz daha gitmesin diye kaldık. Bu sefer lokasyondaki deniz hakkında konuşmak istiyorum. Hayatımdaki bu kadar büyük ve yosun tutmuş taşlar görmemiştim. Ayağımı çizmeyeyim veya kaymayayım diye uğraşırken tatil matil keyfi yapamıyorsunuz. Zaten şezlong için ayrılan yer de küçücük olduğu için korona hak getire… Bahsettiğim yer, Yıldızkoy idi…
Bu arada, tüm tatil boyunca maske, kolonya ve sosyal mesafe kurallarına çok dikkat ettik.

Akşamüstü bari gezelim dedik ve önce Gökçeada’nın merkezine ardından da Kaleköy ismi verilen bölgeye gittik. Çarşıda bir iki tur attık ve yapacak bir aktivite olmadığına karar verdik. Kent Müzesi vardı ancak akşam olduğu için kapalıydı. Sanırım barların bulunduğu bölge olan Kaleköy’e geçelim dedik. Sanırım diyorum çünkü Kaleköy’e çıkmamız ile inmemiz bir oldu. Dibek kahvelerimizi söylemiş otururken boraya yakalandık ve birden Forrest Gump’taki gibi şişman ama sivri olarak tabir edilen yağışa yakalandık. Koşa koşa çadırımızı kontrol etmeye indik…

İşte tüm bu bayram mı yoksa biz sınanıyor muyuz, neden burayı seviyor insanlar diye düşünürken iki gecenin ardından –daha bayramın bitmesine bir/iki gün var iken, adadan ayrılmaya karar verdik.
Dönüşümüz ayrı bir rezillikti bence. İskele’nin hemen yan tarafında bulunan Kuzulimanı belki istediğimiz gibi bir sahildir diye düşündük. Arabayı koyarız ve denize gideriz belki. Öyle olmadı. Arabanın sürekli yerini değiştirdiğimiz için yakan güneşin altında saatlerce bekledik. Etraftaki kahvehaneden bozma kafelere çok fazla para harcadık, feribota araba için para harcadık, güzel olmayan denize girmek için para harcadık, bir yerlere küçücük çadırımızı koymak için para harcadık, harcadık, harcadık, harcadık… Kısacası zamanımızı ve paramızı neredeyse bir hiç için harcadık.
Bölgedeki yozlaşmış tatil anlayışını net bir şekilde görebildim. Senelerce Akdeniz ve Ege taraflarında tatil yaptığımdan mı bilemiyorum, vasatın altı diyebileceğim bir deneyim oldu. Bir kere, çok daha uzak bir mesafeye daha az emek ve maddi harcamayla ulaşabilirdim. Kamping alanlarının dışında kamp yapmak yasak olduğu için kaç para derlerse desinler tamah etmek zorunda kalmazdık belki. İstanbul’daki adalar dışında deniz görmemiş tatilcilere belki harika gelen ama bir daha girmek dahi istemediğim sahiller, henüz bitmemiş yollar ile sürekli karşılaştık.

Belki keşfedilmeyi bekleyen koylarıyla ve trekking imkanlarıyla ya da yazının başında bahsettiğim gibi rüzgar sörfü; zıpkın avcılığı gibi aktiviteleriyle çekici olabilir. Benim gibi dümdüz tatil yapmak isteyen tatilciler için, hiç önermiyorum.