Reklam

Popüler tarihçiden ’Biga Kitap Fuarı’nda özel açıklamalar

Doç. Dr Emrah Safa Gürkan, yeni çıkan kitabı ‘Bunu Herkes Bilir’in ardından Çanakkale’de düzenlenen ’Biga Kitap Fuarı’na söyleyişi için geldi.

11496
Popüler tarihçiden ’Biga Kitap Fuarı’nda özel açıklamalar

Doç. Dr Emrah Safa Gürkan, yeni çıkan kitabı ‘Bunu Herkes Bilir’in ardından Çanakkale’de düzenlenen ’Biga Kitap Fuarı’na söyleyişi için geldi. Tarih anlatımında yenilikçi bir yöntem izleyen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gürkan ile kendisi, yeni kitabı ve gündemdeki olaylar üzerine konuştuk.
 
Çoğu insan sizi Youtube’da İlker Canikligil ile beraber yaptığınız ‘Olmaz Öyle Saçma Tarih’ programından tanıdı. Maceranızdan kısaca bahseder misiniz?
Ben bir akademisyenim bu yüzden zaten akademik bir kariyerim vardı. Sosyal medyayı iyi kullanmaya inanan biriydim. İlk Amerika’dan gelişimin ardından kariyer sosyal medyası diyebileceğimiz Academia’yı, Twitter’ı çok iyi kullanan biriydim zaten. Ben Fransa’da ders veriyordum. FluTv yeni kurulmuştu. İlker’in formatına ben de kapılmıştım. Sonra Türkiye’ye gelince tesadüfen İlker beni aradı,’ gel böyle bir program yapalım’ diye. Yaptık, çok tuttu, tüm ülkede izlenen bir şey haline geldi. Yaş grubumuz da çok genç çünkü hızlı konuştuğum ve kurguda sessiz yerleri de kestiğimiz için belli bir yaş grubunun üstü zorlanıyor. Gençler daha hızlı, daha akıcı, daha az sıkıcı şeyler istiyor. Onlar elektroniğe doğmuşlar. Benim konuşma hızım onlara ideal geliyor. Bir de tarih anlatımı, hep bilgi vereyim üzerine kuruluydu. Eskiden ‘Hayat Tarih’ vardı mesela, herkes enteresan bilgiler olsun gibi bir yaklaşım benimsiyor. Ancak, benim daha sosyal bilimciye yakın tarzımdan dolayı -analiz etme gibi-, yani çok bilgi değil de, bilgileri birbirine bağlama üzerine kurduğum yapının bir karşılığı var. Çünkü hayatın diğer taraflarını öyle tüketiyorsunuz. Aslında izlediğiniz film onunla ilgili oluyor; aldığınız ders onunla ilgili oluyor; ona doğru gidiyor ve bunu fark etmiyor insanlar.
 
Nasıl bu kadar çok şey ile ilgilenebildiniz? Sinema, bilgisayar oyunları, edebiyat gibi alanlarla da ilgilisiniz. Nasıl zaman bulabiliyorsunuz?
Ben günde 12-13 saat çalışırım. İnsanlar hiç çalışmıyorlar baktığın zaman. Çok sosyal da değilimdir zaten, öyle çok enerjik… Çok ilgimi çekmiyor sosyal olmak; iki üç kişi dışında. Genelde eve kapalı yaşarım. Orada film izlerim, kitap okurum. Eskiden bilgisayar da oynardım. İyi de oynarım yani. Gençler bazen geliyorlar kendilerine güvenip, ‘hocam bir el atalım’ diye. Buradan uyarmadı demeyin belli oyunları iyi oynarım yani.  10 günlük prova verirlerse eski performansımı kazanırım. Belki de yenerler tabii de, o kadar kolay yenemezler. O da bir idman işi, grafik işi… Teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki, onu yakalayıp yakalayamayacağınız size kalmış artık. Düşünsenize, 10 seneliğine hapse girseniz, çıktığınızda karşınızda başka bir dünya var. 10 sene sonra o adam bir daha üst düzey yönetici olamaz yani. Sicilini silsen bile, kaldığı yerden devam edemez yani, çünkü artık olduğu dünya çok değişti.
 
Teknoloji bir değişmeye başladı, ardından durdurulamaz ilerleme sağlandı…
Aslında ‘değişim’ kelimesini kullandın. Orada çok enteresan bir şey var. Biz tarihi şey zannediyoruz; meydan muharebelerini, insanların kahramanlıkları, krallar, padişahalar vesaire… O değil aslında. Tarih nedir dersen, insanın değişiminin incelendiği bir şeydir. Çünkü ‘zaman’ faktörü var. Bizim asıl alametifarikamız ‘zaman’. Onun genişliğinde ilerlediğimiz için değişimi gösteriyoruz. Teknoloji burada çok önemli. Birkaç tane büyük kırılma var. Biri tarıma geçilmesi, biri sanayi devrimi. Sanayi devrimiyle bambaşka bir çekirdek aile ortaya çıkıyor. Üretim çok arttığı için şehirleşme inanılmaz yükseliyor. Savaşlar çok daha kanlı olmaya başlıyor. Medeniyetler arasındaki farklar birden artıyor. İnsanlar yeni teknolojileri kullanırken çevreye yabancılaşıyorlar. Trene biniyorlar mesela. O jenerasyon, ‘aa gidiyoruz ama gittiğimiz yer ile aramızda pencere var’ diye düşünerek mekânsal bir kopukluk yaşıyor.  Sonra mesela, kamarada beş kişiyle yolculuk yapıyor. Yolculukta kitap okumaya falan başlıyor. Fabrika toplumuyla zaten bambaşka bir tüketim toplumu oluşuyor. Şimdi de bambaşka bir dijital çağ var. Aile yapısı değişiyor. Nasıl oluyor bu. Oturuyorsunuz mesela bir köşeye, yemek masasında aile birliği oluşturmaya çalışıyorsunuz ama herkes cep telefonuyla oynuyor.
 
Ataerkilliğin tarıma bağlanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Evet, doğru bu. Toplum geliştikçe hiyerarşiler artar. Mısır çok gelişmiş bir medeniyettir ve firavun tanrı gibidir. Bu göçebe toplumda olmaz. Çünkü bunun olabilmesi için saray yapacaksın, sanat olacak, ilim olacak, bir takım din adamları olacak ki seni tanrı yapacaklar. Bu da yerleşmeyle olur. Toplumlar ataerkildir. Baba üzerinden çıkar. Çünkü savaş üzerinden dönen bir toplum algısı vardır, erkekler kamusal alandır. Bugünkü sancıların büyük bir kısmı Avrupa’nın 200 yılda geçirdiği değişimi Türkiye’nin 15-20 yılda geçirmesindendir. Çalışan ilk kuşak, benim annemlerin kuşağıydı. Ondan önce de vardı ama çok kısıtlıydı. Benim annem de çalışırdı. Şimdi nasıl yapacak bu kadın, anneannem gibi mi yaşayacak; çalışacak mı; bir sürü beklenti var. Ama onlar şimdiki gibi rekabetçi bir kuşak değildi. Şimdi beraber çalışıyoruz aynı noktaya yükselmek için, ama siz bir de annesiniz. Ben evde hiçbir iş yapmıyorum mesela. Bunu çözmek için, Amerika’da babaya da izin vermeye başladılar. Orada da 30 sene önce olmazdı mesela, Mad Men’i izleyin. 1960’larda Amerikan erkeği öyle değildi. Değişiyor pek çok açıdan, toplumlar gelişiyor. Türkiye’de de belli olmaz o yüzden. Benim pek alanım değil, bilemiyorum o yüzden ama her şey değişecek. Evlilik de değişecek. Evlenme yaşları, boşanmalar arttı. Eskiden bir insan hayata kaç yaşında başlıyor, kaç yaşında evleniyor, ne kadar eğitim alıyor. 13 yaşında evlenilirmiş mesela, ne yapacak ki, alacağı bir eğitim yok. Philippe Ariès’in çocukluk üzerine bir kitabı var. ‘Eskiden çocukluk yoktu, çocuk kıyafetleri bile yoktu’ diyor. 16-17. Yüzyıldan sonra ‘çocukluk’ kavramı oluştu diye bir argümanı var. Çok eleştirilmişti ilk çıktığı zaman da ama güzel bir argüman, sanat eserlerini falan incelemiş adam.
 
Rise of Empires: Ottoman’ı izlerken ben de şaşırmıştım. 13 yaşındaki bir çocuğu tahta çıkarmak büyük cesaret.
 
13 yaş, küçük bir yaş değil. Yani şöyle, çocuk değil o.  Beyinsel gelişimi tamamlanmıyordur ama şöyle bir şey var, ben 37 yaşında Türkiye’nin en genç akademisyeni ödülünü aldım. 37 yaşında Şarlken filan orta yaşta sayılıyordu. Çünkü ‘Arrested Development’ diyorlar, ömür uzadı artık, 90 yıl yaşayacaksın diyorlar. Normal iyi bir eğitim, 25-26 sene sürüyor, ‘master da yap’ diyorlar artık. Bu yaş, bir kadına ya da bir erkeğe, hele eski standartlarda bakıldığında, hayatında 12-13 seneyi ertelemesi demek. Bu, o çocukluğu uzatmak. Eskiden evlendirilen, aile kurulan o yaşa, çocuk 15 sene geriden geliyor. Ekonomik bağımsızlığını kazanmıyor, karar ve sorumluluk almıyor.
 
Rise of Empires: Ottoman nasıl tepkiler aldı. Sanırım yurtdışına yönelik bir projeydi.
Bir Netflix projesiydi. Güzeldi, bence iyi yaptılar. Ben belgesel kısmının danışmanlığını yaptım. Orada kurgu kısmı başka bir durumdu. Akşemseddin’in olmamasını çok sordular ama benimle bir alakası yok onun. Danışman olduğunuzda sete gidip, setlerde yatıp kalkıp işe karışamıyorsunuz. Zaten öyle bir kaşesi de yok işin. Size sorular soruyorlar, onlara cevap veriyorsunuz. Ama sonra da ortaya çıktı ki işin bir kısmı da sosyal medyada defans olmakmış. Ben keyifli çalıştım. Çıkan işten de memnunum yani. Ama dizi kısmını bilemiyorum. Docu-drama da şöyle bir sorun var. Belgeselde ‘ben doğruyu söylüyorum’ diyebilirsin. Dramada ‘ben size hoş bir yalan söyleyeceğim’ dersin. İkisini bir araya koyduğun zaman iş karışıyor. Birde diğer dramalara baktığın zaman, ‘Hilter’in Circle of Evil’ var mesela, orada adamlar konuşmuyor bile, elle kolla bir şeyler yapıyorlar. Bu resmen Yeşilçam filmi olmuş. Mehmet’in nasıl birisi olduğunu da bilmiyoruz. Gazete yok, 15. Yüzyıldaki hayatla ilgili 30 tane filan kaynak var. Orada Mehmet’le ilgili bazı paragraflar var, oradan tahminler yürütüyorsun.
 
Küçük bir çocuk çıktı ortaya, Atakan diye, hakkında yorum yaptığınıza da denk geldim. Sizce mümkün mü, bilgileri ezberlemiş mi, muhakeme yeteneği var mı?
Muhakeme yeteneği olabileceğini düşünmüyorum. Bence ezberlemiş olmalı. Zeki bir çocuk belli ama bu hiç önemli değil. Çocuğun bence bu tip şeyleri okumaması lazım. O çocuğun büyük bir travması olur. Onun ufak modlarını hepimiz yaşadık. Ben ufak bir yerde büyüdüm. Sokakta beni gazlayıp dururlardı, ailem hiç yapmazdı bunu. Sonra da şunu bekliyorlar: Ben bir dâhiyim. Öyle bir şey olmuyor ki hayatta. Bir de Oytun Erbaş’ın programıyla şu çıktı ki ortaya, zekâ da kas gibi gelişim gösteriyor. Yani sürekli kendini geliştirmesi gerekiyor. Çocuk dahi diye bir sürü kişi çıktı ortaya, hiçbiri bir şey olmadı sonra. Bir şeyi medyadan görüyorsanız onu kâle almayacaksınız. Özellikle internet medyası,  tık almak için abartıyorlar. Onun bilinçli bir ailesi de yok gördüğüm kadarıyla, çocuğu yakacaklar, gözler bir garip bakıyor zaten. Çocuk tatlı da, durum tatlı değil. 2 gün geçti bak, hangimiz konuşuyoruz onun hakkında. Çocuğu aldılar, yediler. Nasıl kendine gelecek, kim bahsediyor çocuktan?  O çocuk ne başaracak şimdi, elinde ne motivasyonu var? İleride üniversite sınavına girsin bir yere yerleşsin, o zaman görüşelim. Diyelim başarılı oldu Bilkent Üniversitesi’ne gitti. Zaten zeki, neden çalışacak ki? Onu verdin çocuğa, motivasyon sıfır. Araştırma yapmışlar, en iyi hokeycilerin çoğu Ocak-Şubat-Mart ayında doğmuş. Dolayısıyla ilk geldiklerinde 5 yaşında, yaşıtlarından 10 ay daha önce başlıyorlar. En iyi takımları onlara veriyorlar, en iyi antrenörler. O ufak avantaj onları en iyi yapıyor. Futbolda da Ekim ayında doğanlar. Çünkü Eylül’den başlıyorlar orada da. Yine diğerlerinden daha erken başlamış oluyorlar. Ben Ocak doğumluyum mesela, sınıfa bir gittim ki en büyük benim.
 
Yeni çıkan ‘Bunu Herkes Bilir’ isimli kitabınızdan bahsedelim biraz, çok satanlardan inmiyor…
Şimdi rakibim çok güçlü, tılsımlı büyülü bir rakibim var. Ama aylık satışlarda birinciyiz.
 
Kitabın kapak rengi için neden sarı seçmiştiniz?
Ben Fenerbahçeliyim aslında, biraz profesyonel davranmam gerekti. Bu renk daha çok dikkat çekiyor, sarı lacivert pek güzel olmadı. Şimdi şöyle bir şey var, Türkiye’de popüler olan çok kötü oluyor. Bunları da özellikle veren tipler Youtube ayrı bir şey de, ne bileyim medya olabilir, üniversite olabilir… Büyük kuruluşlar insanları hep aptal zannediyor. Hep böyle basit şeyler veriyorlar, aman satsın… Ve Türkiye bu şekilde sektör batırdı cidden, Yeşilçam böyle battı, televizyonlar da böyle gidiyor, hiçbir farkı yok. Sen hep seyircine ufak ufak verirsen bir süre sonra alabileceği o kadar olacak. Ben, popülerliği de kullanarak, ‘ya aslında tarih öyle bir şey değil, olayların ezberlenmesi değil, akıllı sorular sorabilmek’ demek istedim. Orada 8-10 tane soru var. ‘Osmanlı’yı kadınlar mı batırdı?’  gibi sorular var. Sorular saçma olduğu için cevapları da saçma. Ben o soruları aldım ve ne şekilde düzgün sorulacağını gösterdim. Tarih biraz da argümandır, kafa çalıştırmaktır. Hafız gibi ezberleyip şakımak ile olacak iş değildir. O popülariteyi okuyucuyu bir üst seviyeye çekmek için kullandım. Çünkü bir üst seviyeye çekersem 5-10 kitap daha benimle kalırlar. Bu kitap, bilmem ne deşifrelerin kitabı da değil. Hiç ilgilenmiyorum böyle şeylerle. Çünkü ben ciddi bir akademisyenim, belli bir kariyerim var. Kitap çok satsın niyetim olmadı. Benden dolayı çok satacağını biliyordum. İkinci haftasında 60 bin sattı. İkinci baskısı bitiyor, üçe girecek. 500 bin de sattırılabiliriz, iki tane komplo teorisi sunarsın, Atatük’ün elini öpen İngiliz hakkında yazarsın. Mevzu o değil ama.  Bu, o toplumu aptal yerine koymak. Ama aynı dönemde tılsımlı bir kitap ile yarışacağımı bilseydim… Öyle bir toplum var ki, bunlar trafikte, günlük hayatta karşımıza çıkıyor. Gençlerden özellikle çok değişik tepkiler alıyorum. Anadolu’ nun en ücra yerinden adam,’ şunu söylediniz, okudum; bunu söylediniz, okudum’ diyor. ‘Olmaz Öyle Saçma Tarih’te de ben bunu yapmaya çalıştım. Değerli olduğunu düşünüyorum çünkü.
 
Projeleriniz sosyal sorumluluk da içeriyor sanki…
O kadar iyi bir adam değilim ben. Biraz eğlendiğim için yapıyorum açıkçası. Birilerine yardım etmek, özellikle gençlere yardım etmek… Cahilliği sevmeyen biriyim, çevremde bunu düzeltmek istiyorum. Ama eğlendiğim için de yapıyorum. Hep makarasını yapıyorum. Maddi bir karşılığı olan bir şey de değil. Akademisyenlik eğlenerek yapılırsa güzel, yoksa yapılacak gibi değil. Türkiye’deki şartlarda daha da zor, işten atılabilirsiniz, medyada linç yiyebilirsiniz, elinizin altında kitap yok. Bundan önceki kitaplarım ‘Sultan’ın Casusları’ ve ‘Sultan’ın Korsanları’nın kaynakçasına bakın mesela, hepsini kendi cebimden karşıladım. Türkiye’de ilim için gerekli şartlar yok.
 
Tarih öğrenme yöntemimizde bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ezberleyen dersi geçebiliyorken ezberleyemeyen tarihi sevemiyor.
Evet, çok sıkıcı. Ben o yüzden tarih okumadım. Lisede en kötü dersim tarihti. Sınavda her şeyden full çektim, tarihten yanlış yaptım. Çok sıkıcıydı çünkü pedagojik olarak yanlıştı. Bugün onu düzeltmek için çalışıyorlar ama açıkçası, lisede bıraktıkları hasarı ben incelemek istemiyorum, düzeltemiyoruz çünkü sonra. İnsan kaynakları az. Üniversiteleri çok iyi değil, liseleri vesaire… Şimdi yeni yeni iyileşiyor. Ben yıllar sonra lisedeki tarih hocamı gördüm, ‘orada hani şunlar vardı hani’ diyor. ‘Neydi’ diyorum, ‘hah Yeniçerilerdi’ diyor. Böyle bir şey olabilir mi ya? Ama şimdi o kadar kötü değil, dünyaya açıldı gençler artık. Kendilerini geliştirmeleri lazım, sen kendi kendini geliştirmezsen kimse seni geliştirmez. 100 tane yeni üniversite açıldı, bunların oturması zaman alacak. Ders programları 40’larda 50’lerde oluşturuldu. O zamandan beri değiştirilmedi. Hocalardan da kaynaklanmıyor. Kütüphane yok, imkân kısıtlı. Genç hocalara, yeni ekollere denk gelirsen, daha yeni müfredatı alırsın.  Her alanda öyle olmayabilir ama bazı alanlarda var. Uluslararası İlişkiler bölümü daha açıktır mesela, yeni bir kanal olduğu için. Bazı alanlar da değildir. Tek tek bilemiyorum tabii ama mesela Tarih bölümü iyidir bu konuda. Biz yurtdışına ihraç edebiliyoruz ama her alan yapamıyor. Yurtdışına gönderdiğimiz tarihçiler var. Burada yazdığı eserleri yurtdışında çevrilen tarihçiler var. Ama dediğim gibi her alanda öyle değiliz. Ülke gelişecek işte. Para geldi de, jenerasyonların kalkınması biraz yavaş sürüyor. Benim o kadar zamanım yok ama biraz hızlanırsak daha iyi olur.
 
Yeni bir kitap yazmayı düşünüyormuşsunuz, öğrenmeyi öğrenmek üzerine…
29’unda TEDx’te bir konuşmam olacak. Bir de kitap üzerine çalışıyoruz. Yine FluTv’den Bengü Üçüncü’le. O kitabın biraz daha ‘Basit Şeyler’ gibi bir ismi olacak. ‘Öğrenmeyi nasıl öğreniriz?’, ‘Nasıl kitap okuruz?’ ya da ‘Düğünlerde neden çeyrek altın takarız?’ gibi soruları alıp antropolojik, sosyolojik, psikolojik tarihsel süreçlerini anlatacağım. Öğrenmeyi öğrenmek de çok önemli bir şey, çünkü bilmiyoruz. Cumartesi TEDx’te anlatacağım da bu. ‘Hangi kitabı okuyacağız’, ‘Ne kadar zamanımız var?’, ‘Ne amaçlıyoruz?’ gibi soruların cevabını bilmemiz lazım.
 
Çanakkale’ye daha önce gelmiş miydiniz?
Yalnızca Bozcaada’ya gelmiştim. Çok güzel bir şehir, ben çok beğendiğim hakikaten. Peynir tatlısı çok meşhurmuş. Ezine’den de peynir aldığımı hatırlıyorum.
 
Sizce neden ‘Truva Atı’ gibi bir hikâyeyi ‘Hollywood’dan öğreniyoruz?
Bilmiyoruz çünkü. Kitap okumuyoruz ki zaten. Bizim olması bir şey değiştirmiyor. Genel olarak Türkiye’de kitap okumuyoruz. Film kısmı ise, sektör işi. Hollywood anlatıyor çünkü bir film sektöründen bahsedebiliyoruz. Fransız tarihini de, Alman tarihini de onlardan öğreniyoruz zaten. Hitler’i ben Hollywood’dan öğrendim. Biz de yapıyoruz ama Kuveyt’e yapıyoruz mesela. Herkes bir alt seviyeye imal ediyor. Bizim dizilerdeki şatafatı Batılı almaz, görgüsüzlük olarak görür ama Ortadoğulunun çok hoşuna gidiyor. Arap ülkelerini biraz gezin, Türkiye, oraların Amerika’sı gibi. O açıdan çok gelişmişiz. Birçok şey oturmuş. Bulgaristan’da arabayla gezemiyorsun. Şehrin içinde istasyonda bekliyorsun, öyle bir koku yok. Bizim ülkemiz oraları aşmış. Kendimizi Fransa ile Almanya ile karşılaştıralım ki, içimizde gelişmek için bir şey olsun.
 
2018 Troya Yılı ilan edilmişti. Biliyor muydunuz, bir etkinliğe denk geldiniz mi hiç?
Evet, biliyordum. Çok takip etmedim, benim işim değil. Benim için bir karşılığı yok bunun, halk için bir çalışma. Bir de arkeolojik bir yanı var. Uygulayıcısı için turistik bir yanı belki vardır. Ama hiç takip etmedim. Çanakkale’yi hayal kırıklığına uğratmak istemezdim. Ama öğrenciyken yazdığım ilk profesyonel makale Çanakkale üzerineydi. Kitap sonra yetişmedi, baskıda bir sıkıntı oldu. Eren abi vardı, Bir Doblo’ya haddinden fazla doldurup, yetişmesi için hızlı hızlı kullanmıştık. Onu hatırlıyorum.
 
Troya Müzesi’ni de gezmediniz sanırım?
O kadar çok gezemiyorum ki ama görmek istiyorum. Güzel olduğuna eminim. Ne yazık ki ben, hayatımın büyük bir kısmını yurtdışında geçirdiğim için, Türkiye’yi pek gezemedim. Neyse ki şimdi kitap fuarları oluyor da, görebiliyoruz. Öyle gidilecek yerleri ben seçemiyorum. Çalışmaktan tatil gibi kavramlarımız olamıyor.
 
Biga’ya kitap fuarı için geldiniz, fuarlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok önemli. Bir de böyle küçük yerler için özellikle. Gençler için çok faydalı buluyorum. Büyük şehirlerde biraz kaybolabilir ama küçük yerlerde kültürel aktiviteler, yerel olarak çok gelişmiyor. En fazla ‘incik boncuk, fındık festivali’ oluyor. Belediyelerin bu anlamda inisiyatif almaları lazım. Bizimle temas edilmesi, ziyaretçilerin birkaç konuşma dinlemesi vesaire güzel. Ben bir belediye başkanı olsaydım yapardım. İnsanları okumaya özendirmek bir ritüel aslında. Fuardan kitabı yüzde 30 indirimli alıyor ama internetten yüzde 45 indirimli de alabilir. Mevzu o değil ama geliyor, ortamı görüyor. Çocuklar yalnızca internet kafeye oyun oynamaya gitmesin, buralara da gelsin. Bakın ben İzmit’te büyüdüm. İki tane sinema vardı, ben tiyatronun açıldığı tarihi biliyorum. Koca bir şehir, Türkiye’nin kişi başı geliri en yüksek olan şehri. Geçen Kayseri’ye gittim, üçüncü kitap fuarını yapıyor, koskoca şehir yani, yalnızca üç kere yapmışlar… O ortamı yaratmamız lazım. AVM’ye gidip, gırtlak toplumu olup da ardından ‘Medeniyetimiz’ diye bağırmakla olmuyor.  Yeni nesilden de ümitliyim. Türkiye, 15 yılda çok büyük yol geldi. Pesimist konuştuğum zaman kızıyorlar ama iyi yolda gittiğini düşünüyorum. Millet Kütüphanesi de açıldı yeni. Gidip görmedim ama iyidir. Hazırlanışında profesyonel davranıldığını biliyorum. Titiz çalışıldığına dair havadisler aldım. Şuan da kesin bir şey söylemeyeyim. İnşallah iyi olmuştur. kütüphanesiz üniversiteler, kütüphaneli hale gelirler. İnşallah çocuklar da artık pdf mi olur, ucuz kitap mı olur edinirler. Artık kitap da ucuzladı. Bana gelip, Türkiye’de kitap pahalı diyorlar mesela, fiyatı 27,5 TL benim kitabımın. Türkiye’de karşı olduğum bir şey var. Youtube bedava mesela, reklam izliyorsun. ‘Hem bedava olsun, hem reklam izlemeyeyim’ diyor. Öyle bir dünya yok ya. Kitaptan para da kazanılmıyor. Meşhur yayınevleri ayakta kalabiliyor sadece onlar da petrolcüyse, bankaysa yapabiliyor. Bi paket sigara 17 TL, kitaba da pahalı denilmesin artık. Türkiye’nin kitap okuduğunu düşünüyorum. Bana gençlerden gelen sorulara baktığımda bunu anlayabiliyorum. Umarım daha da güzel olur.
 
Sevi Gözay UĞURLU
 
 

Yorum Ekle
İsim
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.